Hayat En Güzel Hediye!

Güncelleme tarihi: Tem 22


Geçtiğimiz günlerde Betûl Mardin hocamı ziyaret etmek için evden çıktım. Güneş güzel yüzünü göstermiş, doğa da uyanışının sinyali olarak ilk cemresini havaya düşürmüştü. Çiçekçi tezgahları yeni çıkmış beyaz frezyalarla dolmuş, kafelerdeki neşeli insan sesleri dışarılara taşmıştı.

Bir buket çiçek alıp, kulağıma da sevdiğim şarkıları yansıtıp hocamla buluşacağımız yere doğru yürümeye başladım. Böyle zamanlarda yürümediğim, dans ettiğim de söylenir:) Olsun! Hem ne diyordum “Vakit Bir Buket Çiçek Yapma Vaktidir” kitabımdaki bir yazımda: “Tatlı ye, dans et ve mutlaka Paris’e gel” (Eylül’e Mektup Sy. 35)

İstanbul öyle bir şehir ki dört mevsimi sadece ikliminde değil insanının ruhunda da yaşatıyor. Bir gün uyanıyorsunuz bütün dünya arkanızda ve siz arzu ettiğiniz şeylere doğru emin adımlarla korkusuzca yürüyorsunuz. Bir gün oluyor dünyanın en melankolik insanısınız, başka bir gün neşeniz başka evlerin oturma odalarında hissediliyor ve bazense sadece size hissettirdiği yalnızlık duygusuyla baş başa kalmak istiyorsunuz.

Günün sonunda insan hangi ruh halinde olursa olsun biraz güneş sarısı bolca orman yeşili nasıl da iyi hissetmesine vesile oluyor.

Ah bir bilseniz böylesi iklimlerde yaşayamayanlar nasıl da hayattan uzaklar.

Hocamla buluşacağımız restorana geliyor, koşar adım masaya doğru ilerliyorum. Ve tam hocamın karşısında eğilip çiçekleri serenat şeklinde sunuyorum. Her zaman ki muzip haliyle gülüyor ve “hayır, kabul etmiyorum” diyor. Nasıl an’da hocam, nasıl o an’ın getirdiklerini eğlenceye, neşeye dönüştürüyor.

Ben de aldım ya enerjiyi devam ediyorum.

”Israr ediyorum, evet yanıtı almadan peşinizi bırakmayacağım” diyorum.

Ellerini tutuyorum, hemen yanı

başımızdaki dünya güzeli asistanı Pırıl’a fotoğrafta gördüğünüz bu bakışı atıyor :) Ah o bakışları hocamın, gülmekten ellerine sarılıyorum o

anlarda ve sonra dönüp “tamam, kaçamam senden, eveeet” diyor ve kocaman sarılıyoruz birbirimize.

İşte bu fotoğraflarda o güzel anları adeta birer fotoromana çeviriyor.

Sade Türk kahvelerimizi alıp başlıyoruz yine hayattan konuşmaya.

Hocam, “İş’te Farkı Sen Yarat” kitabımda sizin hayat hikayenize yer verirken en çok umutla ve sevgiyle zorlukları aştığınızı söylemiştiniz.

“Hazır havalar ışınmış, güneş de güzel yüzünü göstermişken buradan bizi izleyenlere, okuyanlara bir şeyler söyleyelim istiyorum” diyorum ve hocam başlıyor anlatmaya:


“Hayat, bize verilmiş en güzel hediye.

Baksana mis gibi gökyüzü, ışıl ışıl güneş. Oturmuşuz, birbirimize gülümseyerek sohbet ediyoruz. Her şeyin olabilir ama bunu paylaşmıyorsan, paylaşamıyorsan da bir anlamı yok. Biz şimdi bu anı paylaşıyoruz. Eve gidiyorsun ailenle, işe gidiyorsun arkadaşlarınla. İnsanlar bunu unuttu ya da bu paylaşımın bize ne kadar iyi geldiğinden uzaklaştılar.

O yüzden mutsuzluk yayıldı. Bak sana ne anlatacağım:

Bir gün bir eşyamı kaybetmiştim. Bulan kişi dedi ki: “sizi bulacağım ve bu eşyanızı vereceğim diye çok sevindim.” Hani bulan kişinin güzel düşüncesine bak; eşyasını kaybeden kişiyi bulayım da mutlu olsun!

Nasıl kıymetli bir şey bu.“

Hocamı yine büyülenmiş gibi dinliyorum.

“Hayatı tek başına sevmek yetmez” diye devam ediyor hocam anlatmaya. “Ona böyle dar bir açıdan değil, geniş bir pencereden bakabilirsen güzel.”

Araya giriyorum ve hocam ben buna “Yaşamı Bir Bütün Olarak Kucaklamak” diyorum.

“Hay çok yaşa” diyor, gülümseyerek.

Ben eğitimlerimde hep altını çiziyorum.

Kimleri okuyorsun, kimleri dinliyorsun, ne izliyorsun, en sık görüştüğün kişiler kimler, neler konuşuyorsun, hep aynı yoldan mı evine gidiyorsun, hep aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar alamazsın. Hayatında karşılaştığın sorulara yanıtlar vermek, yaşadıklarına anlamlar yükleyebilmek ve kendin için en iyi olanı seçebilmen için ruhunu başkalaştırman, yaşamından tüm renklerinden faydalanman gerek.

Hata yapmaktan, risk almaktan korkmadan, konfor alanından çıkarak, yeni şeyler denemeli insan. (resim yap, seramik yap, toprakla uğraş, yeni insanlar tanıyacağın ortamlarda bulun, mutlaka hobi edin, bir şeylerin koleksiyonunu yapmaya başla, dil öğren, potansiyelini, yeteneklerini kullanacağın uğraşlar edin….)

Bize benzemeyen insanların bize öğreteceği çok şey vardır. Her karşılaştığımız insana bu gözle bakmalı, her yaşadığımız deneyimden kendimize dersler çıkarmalıyız. Bakmak ve görmek arasındaki farkı iyi bilmeliyiz.

Hocam araya giriyor ve ekliyor:

“Üretmek” diyor. “Her ne olursa olsun bir şeyler üreteceksin. Hep koşturman gereken işler olacak. Hayata dair küçük notlar aldığın bir ajandan olacak. Kabul

etmen gereken gerçeklerin olacak, onları değiştirmek için zaman harcamayacak, iyi olduğun şeylerle eksik taraflarını kapatacaksın. Planlı olacak ama ani gelişmelere de açık olacaksın. O ani değişimlerde de en etkili hareketi yapabilmek için senin de anlattığın görgü kurallarını, profesyonel davranış kodlarını çok iyi bileceksin. Çünkü senin eğitimini verdiğin konularda bilgi sahibi olan kişiler, bir şeyi nasıl yapmaları gerektiğini tam bilemediklerinde dahi bir fikir üretecek öneriyi sunabileceklerdir.”

Ve hocam son olarak şu güzel cümleyi kuruyor:

“Her zaman mutlu olamazsın ama her zaman yola devam etmelisin”


Bu son cümlesiyle beraber ikimiz de kafamızı kaldırıp gökyüzüne bakıyoruz. Ve hayat, onu kucaklamamız için davet edercesine güneşi tam tepemize getiriyor. Birlikte usulca çıkıyoruz restoranın kapısından.

Gelirken ki neşem daha da katlanıyor, müzik listemden kendi şarkımı açıyorum. Hani “Vakit Bir Buket Çiçek Yapma Vaktidir” kitabım için yazdığım şarkım, “Düş Gibi”yi…

Ve başlıyorum söylemeye…


Belki biraz yorgunum bilemiyorum…

Hem uzakta hem yakında göremiyorum…

İnandığım masalların peşindeyim…

Yürüyorum durmadan yürüyorum….

Gökhan Dumanlı/Mart 2020

"Düş Gibi"yi dinlemek için tıklayınız.


Gökhan Dumanlı Kitapları'na Ulaşmak İçin Tıklayınız!


78 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör